19 Nisan 2015 Pazar

Anlamıyorsun oğlum, anlamıyorsun!
Bende gördüğün şey basit bir şey değil. Bende göremediğin de basit değil
kendi dünyasından kopup gitmeye ve başka dünyalara ulaşmaya çalışırken
dersleriyle boğuşurken yorulan bir kız
ruhundan nefret eden bir beden,
bedeninden nefret eden bir ruh
nasıl denir ki,
rüyamda görsem seni, acımaz tenim ya da ruhum
bir parçası var kalbimin
sana ait olmayan da, seni isteyen
ne kadar yürek var ki bende sana yeten
susmak iyidir zaten

Gördüm zaten seni rüyamda
bu sefer baya etkilendim
ne oldu bana
imkansıza mı eriştim
ama rüyamda
sorma neden,
ben bile kalbimi bilmezken
bilinçaltımı yönetemem
sen gelmen gerekirken görmemelerini düşün
o kadar baktın, umut vermelerini düşün
hayat umutsuz değil ama zor
yapılacak şeyleri düşün
bırakma kalbini rahatsız etme dünyalardan öte
düşünmesen de olur
ne verebilirsin bana
söyle
son sözüm yarınlara
gittiğin gibi gelirsin belki
umut ol
gülümset beni, gülümse bana...

12 Nisan 2015 Pazar

Günler sonra hastaneden çıktığım gibi okula koşmuştum. Tanıdığım herkes gelip "geçmiş olsun" dileklerini iletiyor; ben de teşekkürlerimi sunuyordum. Oysa ki görmek istediğim bir ilgi yoktu, bu durumdan sıkılıyordum ve gözlerim sürekli Burak'ı arıyordu. Hem o'nu görmek istiyor hem de konuşmak istiyordum. Böyle bitemeyeceğini kaç bin kere kendime söylediysem onun da duymasını, anlamasını istiyordum.
O sırada tam fakülte girişinde beklerken Poyraz çıkıp geldi. "Gizem... Çok geçmiş olsun. Duydum olanları... Şimdi nasılsın?"
Zorla gülümsemeye çalıştım ama nafile. Yaralarım bile acıyordu gülümserken."Teşekkür ederim. Daha iyi sayılırım."
"Anlıyorum. Yapabileceğim bir şey var mı?"
Bu konuşmayı kaçıncı kez tekrarlıyordum? "Tekrar teşekkürler ama bütün kontroller annemle babamın elinde zaten. Yapılacak bir şey olursa seni de aramaktan çekinmem ama yok zaten. Yine de sağ ol."
Tekrar gülümsemeye çalıştım. O sırada etrafıma bakındım ve Burak'ı gördüm. Sakalları... Sakalları yoktu. Sevdiğim adamdan sevdiğim o parça kopup gitmişti. Daha gençleşmiş ve solgun gözüküyordu. O haline inanamadım. Yanında Yasin vardı.
Tek koluna taktığı sırt çantasıyla bize doğru geliyordu. Yüzünden okunan siniri gördüm. Yasin'e göre daha yavaş yürüyüp arkada kalmasıyla da bunu anlamıştım. Tanıyordum sonuçta onu. Her zaman sinirli değildi tabi ama, anlaşılmayacak gibi de değildi. Poyraz'la konuşuyor olmama sinirlenmişti. Bu bir şekilde hoşuma gitti ve yaralarımın acısına rağmen gülümseyip arkadaşça Poyraz'ın koluna dokundum. O an baktığım kişi Poyraz olmasına rağmen gördüğüm kişi Burak'tı. Sinirle başını çevirdi ve yönünü değiştirip yana doğru gitti. Sanırım erkekler tuvaletine doğru gidiyordu. Umursamadım. Peşinden gitmeyecektim tabii ki. Karşılaşırsak konuşacaktım sadece. Hastane faslında bile yanımda bulunmayan o sevdiğim adama çok kırgındım. Bu kırgınlığımı bağıra çağıra haykırmak istiyor ve ayrılmasının acısını çıkarmak istiyordum. Ama kırgınlığım o'nu görünce o'na bakma cesaretimi bile kırarken, yanına gidip de konuşamazdım. Yorgundum. Hem fiziksel yaralarım hem de ruhsal kırgınlıklarımla...
Poyrazla sınıfa giderken Burak'ı tekrar gördüm. Bu sefer yanında Hakan vardı. İkisi de bizi süzüyorlardı. Sonra Burak bakışlarını kaçırıp duvara yasladığı sırtını doğrulttu ve sınıfa doğru gitti. Niye öyle duvar köşelerinde takılıyorlardı anlayamasam da çok üstünde durmadım. Biz de sınıfa giderken Hakan'ın bana seslendiğini duydum. "Gizoş..."
Poyraz'a döndüm. "Sen git ben geliyorum." deyip onu gönderdim.
Sonra bana doğru gelen Hakan'a döndüm. "Efendim?"
"Nasıl oldun? Son gördüğüme göre daha iyi gibisin?"
"Fiziki olarak evet ama ruhen hayır."
Hakan gözlerini kaçırdı. "Anlıyorum."
"Onun adına bir şeyler konuşma, bir şeyler sorma. Tamam mı?"
"Bak Gizem. Onun adına bir şeyler konuşcak olsam önce Poyraz'ın ağzına okumam gerekirdi sonra da seni sarıp sarmalamam."
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım; sonrasındaysa sinirle karışık bir kahkaha patlattım. "Oldu o zaman. Derse girelim mi?"
"Benimki diğer sınıfta. Hadi görüşürüz."
Ayrılıp sınıflarımıza girdik. Burak pek önceden sınıfa gelen bir tip değildi. Sakallarından sonra bununla durumunun garip bir yere gittiğini anladım. Benim kadar olmasa da acı çektiğini anlayabilirdim, eğer onu sürekli sinirli görmeseydim. Elindeki kalemi çevirip duruyor ve sadece ona bakıyordu. Bilerek yanından geçip gittim ve Buse'nin yanına ulaştım. "Burak'a bir haller olmuş." dedi.
"Fark ettim. Umurumda değil. Bana daha beter haller oldu. Gelip yanıma nasıl olduğumu bile sormadı."
"Neden kendisi sorsun ki? Gayet iyi gözüküyorsun işte."
"İçimi bilmiyormuş gibi konuşma."
"Ama sen de onun içini bilmiyorsun..."
O an dönüp Buse'nin yüzüne baktım ve acıyan bir bakışı vardı. Bana mı acıyordu Burak'a mı tam anlayamadım ama söylemediği bir şeyler var gibiydi.
"Sen biliyorsun sanırım? Ne laflar öyle?"
"Bilmiyorum. Ama senin en azından dışın iyi. Onun içi dışına vurmuş gibi."
"Sağ ol." dedim iğneleyici bir ses tonuyla.
"Bandaj ne zaman çıkıyor?" diye devam etti.
Yüzümdeki orta boydaki yara izinin üstündeki bandajı kastediyordu. "Bir hafta sonra falan."
"İyi bakalım."
"Ne o, güzel gözükmedi mi sana?" diye dalga geçtim. Öylesine bile olsa gülümseyebildiğime sevindim. Ama içimde kopan fırtınalar hemen söndürüyordu diğer bütün duygularımı.
"Hiçbir bandaj kapatamaz yaraları."
Şaşkınlıkla ve duygulanmış bir şekilde Buse'ye baktım. "Bunu başkalarının da fark etmesini sağlar mısın?"
"Sen sağlarsın, hiç merak etme."
Soru işareti dolu gözlerimi Buse'ye diktim. "Nasıl?"
"Kıskandırarak." derken bakışlarını başka bir yöne çevirdi. Poyraz'a.
"Çok saçma. Bu Poyraz'a da umut vermek olur. Hem onu daha da kaybedemem."
"Kızım git kucağına atla demiyorum. Poyraz'a da söyleriz. Biraz anormal bir arkadaşlık sergilersiniz olur biter. Sadece sana ilgi gösteriyormuş gibi yaparız."
"Çok hinsin kızım ya!" diye bir an neşeyle gülümsedim. Keyfim biraz olsun yerine gelmişti. Yine de fırtına sadece bir süreliğine yönünü değiştirmiş ve gerilemişti. Sakallarını düşününce tekrar bana doğru geldiğini fark ettim. Kasırga olduğunu fark ettim. Poyraz'ı kullanarak Burak'ı kendime çekmek istemiyordum. Sahte yollara başvurmak istemiyordum. Beni  görsün, acı çektiğimi görsün ve dayanamayıp gelsin istiyordum. Acılarımız birleşsin, büyük bir patlama olsun ve yok olsun... Çok şey istiyordum. Yakın zaman için hayal gibi duruyorlardı.


(yazılacak)Bir hafta içinde Poyraz'la sanki Buseyle yakın arkadaşımızmış gibi takılmaya başlamıştık. Yeni çocuk, bizden olmuştu. Yakışıklıyı biz kapmıştık. Ancak bu süreç içinde her ne kadar benle ilgilenir gibi görünse de Buse'ye olan bakışları hiç gözümden kaçmamıştı. Benim gözümden kaçmazdı. bu durum çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Öyle ki, içimdeki kasırgayı bile tekrar fırtınaya çevirdiklerini fark etmiştim. Burak'ı görmedikçe çok az şey hissediyordum artık. Kocaman bir boşluk dışında yüreğimde. Sol yanımda. Kollarımın arasında. Ama önümde kıvılcımları çakmaya başlayan aşkın fitilini vermekten-hayatımı da yaşamaktan- geri durmama engel değildi.
Bir hafta içinde Burak'ı sadece bir kere daha görebildim. Neredeyse bütün dersleri asmıştı. Sadece laboratuvara geldi. Yüzü yine sinek kaydı gibiydi. Uzamasına izin vermiyordu. Canımı en çok yakan da bu oluyordu herhalde. Ben saçlarımı kestirsem ne düşünürdü acaba...


Bir haftadan sonra yüzümdeki bandajım da sonunda çıkmıştı. Yara izimse çok kötü görünmüyordu. Kabukları düştüğünde ve kremlerimi kullanmaya devam ettikçe en az izle kurtulacağımı bildiğimden rahattım. Kurtulamasam bile artık teknoloji çok ilerlemişti ve bazı yöntemlerle yok edilebilirdi.
Okula gittim. Bugün yine Burak'ı göreceğimi biliyordum çünkü devamsızlık hakkı olmayan derslerimizden biri vardı. Buse ile Poyraz yine yan yana gülerek sohbet ediyorlardı.
"Selam gençler!" dedim en neşeli olmaya çalışan sesimle. Tam "selam" diyorlardı ki bende bir değişiklik fark ettiler. "Hayırlı olsun canımın içii." deyip sarıldı Buse. Ardından Poyraz da aynı tepkiyle yarım yamalak sarıldı ve o an Hakan'ın orada olduğunu fark ettim. Burak'a gidecek laf mı çıkmıştı acaba? Bana neydi ki? Oh olsun.
Poyraz gülümsemesini yüzünden silmeden yanağıma düşen saçları çekti. "Bir bakayım mı? Merak ettim."
Ben de gülümsedim ve yanağımdaki yaralara dokundu. O an irkildim. İrkildiğim Poyraz değildi. Hissettiğim duyguydu. Acıyan bir yer vardı ve o da yaram değildi. Yaram olmasını o kadar çok isterdim ki... O yaralarıma dokunanın Poyraz değil de Burak olmasını o kadar çok isterdim ki... Tıpkı benim o'nun sakallarına dokunduğum gibi dokunurdu belki. O da sürekli okşardı benim yanağımı. Ama benden kaçan birinden, beni artık hayatında istemeyen birinden böyle bir şey beklemek çok saçmaydı. Okula bile gelmiyordu.
Hayır. Geldi. Gelmiş...
Poyraz elini yüzümden indirirken irkildiğimi belli etmemek için yan tarafıma baktığımda gördüm. Donuk gözlerle bizim olduğumuz tarafa doğru ilerliyordu. Keşke bana doğru ilerleseydi ama yanımızdan geçip gitti. Bense bizimkilerle sohbete devam ediyordum. Yine yan gözümle izleyişimden anladım. Ders saatinin geldiğini hocanın gelişiyle anladık. Yanımızdan geçip giderken biz de peşine takıldık.
Burak arkalara geçmişti. Pek arkanın tipi değildi. Bu çocuğa acı çekmek cidden yakışmıyordu. Git gide değişiyordu. Bu da canımı daha çok yakıyordu. İçimde dönüp duran kasırga artık alevlere dönmüş ve rüzgarlarla körüklenip duruyordu. Bu durgun hali daha da içimi kavuruyordu.
Ben daha dersi yeni başladı zannederken ara vermişti bile hoca. Bir saat bitmişti bile. Buse'nin sesiyle dalgın düşüncelerimden sıyrıldım. "Haydi bir hava alalım. Gel bakalım Gizem."
İstemeyerek de olsa ayağa kalktım. Arkama dönüp Burak'a bakmamak için kendimi zor tuttum. O buradayken dışarı çıkmak istemiyordum. Ayaklarım geri geri gitse de çıktım. Dışarıda Yasin ve Aşkınla sohbete girdik. Ben neredeyse bana yöneltilen "Gizem, gitmiş bandajlar." sözlerine yanıt vermek dışında hiç konuşmadım.
Arayı bitirdikten sonra geri dönerken birden kolumda bir el hissettim. "Gelsene benimle."
Burak'ın sesi. Şaşkınlıktan olduğum yerde kaldım. "Ne?" Diğerleri önden gidiyorlardı ve Burak durumdan istifade beni çok da nazik olmayan bir şekilde çekmeye başlamıştı.
"Nereye gidiyoruz ya? Hem senin bu şekilde davranman normal mi?" diye sorduğumda durmuştuk bile. Fakültenin arkasındaki betonluk alandaydık. "Peki ya senin böyle davranman normal mi?" diye sinirle soruma soruyla karşılık verdi. En nefret ettiğim şey... "Nasıl?"
"Başkasına mı aşık olmaya çalışıyorsun?"
Anlamayarak en yoğun şaşkınlığımla ona baktım. "Ne demek bu şimdi??!"
"Sen..."
"Sen daha bana nasıl olduğumu bile sormadın, gelmiş bunu mu soruyorsun? Gözümdeki değerini yer altına mı sokmaya çalışıyorsun?" diyerek lafını kestim.
"Ben bir karar verdim ve onun arkasında duruyorum..." Sanki söyleyeceği binlerce şey varmış da söylemeye çekiniyormuş gibi devamını getirmedi. Bir anda duruldu ve bir adım bana yaklaştı. Kalbim tekledi.
"Sen kendi kendine ayrıldın. Ben bunu düşünmüyordum bile. Şimdi gelip bana böyle davranamazsın. Verdiğin kararın arkasında bu şekilde duramazsın..." Deliye dönmüş bir şekilde hızlı hızlı konuşurken bana daha da yakınlaştı ve yanağıma dokundu. Yaralarıma...
"Eskisinden daha iyi görünüyorlar..."
Bir an donakaldım. "Sen... Eski halini nereden biliyorsun?"
Cevap vermedi. Hatta diğer konuya geri döndü. "Hala beni seviyor musun?"
"Soruma cevap ver." dedim yeniden sinirlenerek.
"Beni hala severken başkasıyla olmana nasıl göz yumabilirim?"
"Bunun için mi beni buraya getirdin?" diğer sorumu unutmuştum bile. Esas meseleye gelmiştik işte.
"Evet. Bana beni sevmediğini söylemen için... Yoksa senin o Poyraz denen herife..."
"Ya sen ne diyorsun ya?? Baya kendi kendine gelin güvey olmuşsun. Sence seni sevmiyor gibi mi duruyorum? Sevmesem bile unutabilecek gibi? Ya ben günlerdir deliye dönüyorum..."
"Ya ben?"
"Kapa çeneni! Daha söyleyeceklerim bitmedi! Beni bu yaralar yüzünden mi terk ettin? Söylesene! Hoşuna mı gitmedi? Çirkin mi gözüktüm gözüne? İğrenç, yaralı bir kıza mı dönüştüm?..."
"Sus! Böyle şeyler nasıl diyorsun?" diyerek karşı atağa geçti yeniden.
"Nasıl demeyeyim? Bir açıklama bile yapmadın doğru dürüst. Sadece 'ayrılmamız lazım.' dedin ve çekip gittin. Ben o kazayda ölmediysem bile o anda öldüm, biliyor musun?"
Burak bir anda karşımda titredi. Sinirden mi üzüntüden mi anlayamadım ama sarsıldığını anladım.
"Bunu bana yapma... Gizem..."
"Senden nefret etmemi mi istiyorsun? Edebilirim. Bu yaptığın gibi hareketler yapmaya, saçma saçma şeyler söylemeye devam et. Başarılı olursun!" bağırarak konuşmaya devam ediyordum. Yüreğimden kopup gelen acılar, sözlerimle çığlık gibi yükseliyordu. Ne kadar konuşursam konuşayım içimi dökemeyecektim. İçim darmadağındı ve bu yıkıntı nasıl toplanırdı bilmiyordum.
"Gizem..."
"Adımı mı ezberl..." diye bağırmalarıma devam edecekken bir elini çenemde bir elini de belimde hissettim. Bir saniye gibi küçük bir zaman dilimi içerisinde beni kendine çekip öpmeye başlamıştı. Ne kadar şaşırsam da daha önceden alışık olduğum bu hisse, bu dokunuşa karşılık vermeden duramadım. Eskiye dönme ihtiyacı, o'nu tekrardan hissetme ihtiyacı, dokunmak... Yüzümde olan eli saçlarıma gitti ve karıştırırcasına okşamaya başladı. Ben de ellerimden birini onun saçlarına, diğerini de yanağına götürdüm. Yeni tıraş olmamıştı. Sakallarını hissettiğime sevinmiştim. Boşlukla karşılaşmak istemezdim. Ve birkaç dakikalığına da olsa her şeyi unutup eskiye dönmüşüm gibi hissettim. Muhtaç olmayan, içi kendi haline dönmüş, ruh hali coşan eski Gizem'e... Öyle aşkla öpüyordu ki... Tutkuyla karşılık veriyordum. Sonrasında nasıl olduysa durdu. Vücutlarımız olduğu durumu değiştirmeden sadece alın ve burunlarımızı yasladık birbirine. Sevgi ne de güzel aktarılıyordu dudaklardan, burunlardan, ellerden...
"Sakallarını kestin..." diye fısıldadım.
"Bir daha dokunacak kimse olmayacak diye..."
Öyle hüzünle cevap vermişti ki, içimdeki acıyı yeniden hissettim. Bu sefer daha da kötüydü. Çok kötü...  Başım döndü, midem bulandı. Kusacakmış gibi hissettim. Çıkarıp atmak istedim içimden ve artık bedenim de buna karşılık veriyordu.
Vücudumun verdiği tepkiyi harekete geçirmek yerine yüzünde ve saçlarında duran ellerimi boynuna götürüp kollarımı boynuna sardım. "Seni özledim..."
Sarılmama karşılık vermedi. Daha da kötü bir şey yaptı. "Yapamam..." dedi. "Sana dokunamam bile artık." diye devam etti beni nazikçe iterken. Kollarımı geri çektim.
Başı öne düşmüştü. Yüzüme bakamadığını, suçluluk çektiğini biliyordum. Ama bu kendine ve bana yaptığı daha da büyük bir hataydı. İkimiz de acı çekiyorduk. "Böyle olamaz. Bunu ikimize de yapıyorsun. Yapma..."
Parmaklarımla çenesini tutup başını doğrulttum. "Söyleyecek bir şey yok." dedi. Gözünden tek damla yaş süzülüp yanağında yol yapmıştı. Orada yıkılıp gitmek istedim. Gökyüzüne uçup, çok yükseklere çıkıp havasızlıktan nefes alamamak, okyanuslarda en derinlere gidip boğulmak... Bir insanın canı daha ne kadar acıyabilirdi böyle bir durumda...
Benden daha fazla acı çektiğini anlamıştım. Tamam, ben de çok ağlamıştım ama Burak'ın tek gözyaşından okuduklarım çok daha fazlasıydı...
Cevap veremedim. Belki de zamana ihtiyacı vardı ve şu an ne yaparsam yapayım onu fikrinden geri çeviremezdim. Zaten o cesaretim de yoktu artık. Sarılıp da teselli etmek isterdim ama yarasının ben olduğunu bile bile ruhunu daha da kanatamazdım. Kendiminkini de...
Çenesindeki ellerimi yine nazikçe çekti ve anlık da olsa parmaklarımı yoklayışını hissettim. Hala oradalar merak etme. Her parçam senin için hep yerinde olacak.
Son kez yaralarıma baktıktan sonra arkasını dönüp gitti. Gidişini izledim. Giderken her adımında yarattığı boşluğu, havayı delip geçişini izledim. Rüzgar gibi gitti.
Gökyüzü aslında sadece yukarıda değildi. Olduğumuz yerde de gökyüzünü hissediyorduk. Ama ben o an sanki yerin altında gibi hissettim. Öylesine yok oluyormuş gibi.
"Dur" diyemedim. Zorla ona istemediği bir şeyi yaptıramazdım. Zamana bıraktım. Elbet su akıp yolunu bulurdu.

4 Nisan 2015 Cumartesi

 Kafka ve Oyuncak Bebek
Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:

Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…

Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.” 
May Benatar, Kafka & the Doll: The Pervasiveness of Loss

1 Nisan 2015 Çarşamba

"bir gün sen de benim düşen kirpiklerimi toplayacaksın. önce yanağımdan; sonra yatağından... ve o zaman ben olmayacağım. Çünkü parmaklarının arasında duran kirpiğimden dileyeceğim tek bir şey olacak: seninle mutlu olmak. Ama sen beni mutlu edemeyeceksin... yine de o kirpikler düşecek. artık ben de her gün mutluluk dileyeceğimde parmaklarımın arasına bile almadan sadece fiskelerle göndereceğim."

"bu kadar mı basit mutluluk? iki parmak ucunun arasında..."

"çok da kolay değil. ama saç tellerimden dileyemem ya seni. o kadar küçük parçalara sığman için dualar edeceğim...yine de mutlu etme beni. bir sonraki kirpiğim düşene kadar. mutsuz olmazsak ne anlamı kalır ki bu kirpiklerin?kavga etsek bile gel al onu yanaklarımdan... belki de ağlamış olurum da gözlerimi silerken koparmış olurum yanlışlıkla yanağımda bulurum kirpik. işte o zaman mutlu olurum; çünkü geleceğini bilirim..."

"ya benim kirpiklerim? hep ben mi mutsuz ederim yani? ben de mutsuz olamaz mıyım?"

"benim kirpiğimin düşmesine neden izin veresin?"

19 Aralık 2014 Cuma

Birisi olsa, görse beni
Bütün güzelliklerimi derinlerde saklasam bile
Birisi olsa, dinlese beni
Sabaha kadar hiç durmadan ağlasam bile
Birisi olsa, özlese beni
Sadece bir kaç saniye gözlerini kapatsa bile
Birisi olsa, beklese beni
Dönüşü olmayan son yolculuğa çıksam bile
Birisi olsa, sevse beni
Verecek aşkımdan başka hiçbir şeyim olmasa bile
Birisi olsa, o da sen olsan
Verecek aşkımdan başka hiçbir şeyim olmasa bile


çok da güzel anlatmış Cem Özkan

18 Aralık 2014 Perşembe

Bir masal

adam durmuş, sessizce bekliyordu. beklemekten sıkılmaya başladığında karşı taraftan bir ses duydu:
  -Alo?
kulaklarına inanamadı,yillardır duymadığı o masumane sesi duyunca bir anlığına; hatta belki de sonsuza dek dünyanın en mutlu adamına dönüştü.
  -merhaba…
-kimsiniz?
-ben… sadece son bir kez seninle konuşmak istemiştim. -
konuşacak ne kaldı? kelimeler, cümleler çok uzun zaman önce tükenmedi mi? yine de...
-sen ne zamandan beri bu kadar çok soru soruyorsun? dedi adam. gülümsedi. ninni söyleyen bir kadını dinlediğini hissediyordu. huzur duyuyordu telefondan bile olsa duyduğu o sesle.
-sorular sormayı uzun zaman önce bıraktım, lavinya…
arkadan bir ses geldi: hayatım, aciktığımı söylesem bana kızar misin?
adamin ağzının kenarındaki kıvrımları kaybolurken beyninde sirenler çalmaya basladi. “unutulmussun be adam. terk edilmissin, yitirilip gitmissin…”
 -benim simdi gitmem lazım. seninle sonra bir daha konuşmak isterim. uzun zaman oldu… derken telefon kapandı. adamin jeton boşa gitmişti. yeterince dinleyememişti sevdiğini. Sevginin sesini. Durup da derin nefes alıp verisindeki gerginliğini bile duymaya raziydi. Yetmezdi aslında hiçbiri. Yeniden elini tutmak, gözlerindeki gökyüzünde uçmak, kalbine uzanan o yollarda koşturmak gibi olmazdı. Nefesini ruhunun ta derinlerinde hissetmek gibi olmazdı elbette. Oysa buna razı olmuştu, aralarındaki kilometrelere rağmen sesini duymaya razı olmuştu. Son kez aramayi düşündüğünde ise bu kadarını beklemiyordu. Belki çocuğu vardı, belki de çocukları. O kadar sene gecmesine ragmen hala evinden tasinmamisti, numarasini bile degistirmemisti. Hayatındaki yeni insansa yanına taşınmıştı belki de.
Peki ya o adamin karşısında da heyecandan sürekli gulumsemeden durabiliyor muydu, aynı şekilde ona sarılıyor muydu, boynunun kokusuyla uykuya dalabiliyor muydu? Zamanında herkese “kadınım şarap” diye tanıstirdigi guzelligi daha da destansilasmis miydi… Bunlari merak ediyordu. Ancak bir insana cesaret bir kez gelirdi. Bir daha aramaya cesaret edemezdi. Ya bir sonraki arayisinda hayatina yeni soluk getiren o adamin sesini duyarsa ya da olur da evde olmayip da telefon acilmazsa. Ici icini yerken evine gelmisti. Anahtarini cebindan cikardigi anda elinden dusurmustu. Egilip aldiginda gozu karardi ve dogrulurken basi döndü. Ve bir anda her şey bulaniklasti. Son bir kaç senedir çoğu şey bulanikti zaten, takması gerektiği gozlugu de takmiyordu. O gunse daha da bulaniklasti her şey. Yaklaşık bir saat önce.
Hayatında gunes gibi duran, yıldızlar gibi parlayan çiçeklere tas konduran kadını dusundu yine.
 Seneler önce tanımadığı bir kadının yataginda uyandi ve ayağa kalktı. Gunes yoktu o gun, kapkara bulutlar vardı. Vicdan azabıni bir tas gibi denize atamadı, kondu yüreğine. Ve terk etti kadını o gun. “Seni seviyorum ama sakin soru sorma…” son sozleriydi kadina. Bir daha da gunes doğmadı hayatına. Göğsünün ta derinlerinde başlayıp her yere sicramisti karanlık. Önce ciğerlerine sonra midesine sonra beynine ve diger her yerine. Iliklerine kadar karanlığa gömülmüştü.
Derin bir nefes alıp kapısını açtı ve yatağına birakti kendini. Yastığına düşüncelerini bırakırken kendini rüyanın kollarına attı.
"Lavinya?” “Düşlerimin prensesi? Kadınım şarap, gönlümün kraliçesi. Yarından sonra ise evimin, doğacak çocuklarımın efendisi…” Güldü kadin. “Gözümün içine bakmadan bağışladığın o gülüşü saymıyorum. Bundan sonra sonsuza dek bana sakla guluslerini.” Kadin dudağını ısırdı tekrar gülmemek icin. “Yarın buna da bir soz vereceğim.” Ikisi de sustular ve birbirlerinin nefeslerini dinlediler uzun sure. Sonra jeton bitti, telefon kapandı. 

-alo 
-lavinya. Benim. Dun. Aradım. Arkadaşın. Doyduysa. Konuşabilecek miyiz? 
Nefes nefeseydi adam. Belki heyecandan belki de duygusal yorgunluktan. 
 -seni özledim. 
Diye fısıldadı kadin. 
-ozlemek. Bir insanda. En büyük. Yara… Sesini. Alcaltarak. Konusma. 
 -sanki hic ozlememis gibisin. Neden nefes nefesesin? 
-sorular sorma. Cevapların. Postacida. Beni dinle. 
 -ozlemek dünyanın en hazin sonu, en acı veren şeyi. Yıllarca çektiğim bir ızdırap var. Sessiz sakin yaşadım yıllarca, gözyaşlarımla bulutlar doydu, denizler sulandı. Ellerin senden sessizdi giderken, gozlerin bulutlara mesajlar yolluyordu kara günleri peşinde koşturmaya mahkum edilmiş gibi, “yalvarıyorum bırakın beni” der gibi… sen gittin ya, gittiğinde dunyaevimizin inşaatı bitmiş kapıdan girmemizi bekliyordu, deprem oldu ışte o zaman. Sallantiya uğramadı, yıkıldı. Sen gittin ya, benim dünyam da yıkıldı Lavinya. Sorular benim bedenime hapsoldu zaten. Cevaplanması gereken hicbir şey yok. Her şeyi içime attım, ve bir gun yok olduklarını hissettim. Acı hapsolsa bile en derinlere, ölüyorlar. Aç susuz bırakınca, dayanamıyorlar. Seni hala seviyorum. Açısıyla tatlısıyla.
Adamin gözünden süzülen yaşlar hıçkırıklara dönüştü. Kadin sustu. Adam bir jeton daha atmıştı ve artık ayakta duramiyordu.
-Ben de… seni…seviy…..
Kulübenin yanına yığıldi ve telefon tam kalbinin üstüne düşmüştü. Hizli hizli atıyordu. Ve bir anda durdu. “Senin gozlerin gökyüzünden, gözyaşlarını bulutlara bagislamissin, çok mu? Yağmurlarla sel olmus her yer, çok mu? Gizemli dünyama hoş geldin kadınım. sen de hoşça kal lavinya…

Bahar

karanlığa gömülmüş bir hayalinde

elinden tutmuştu kız baharı

sonsuzluğa çekip götürmüştü

içi nerede bitiyorduysa dışı da orada bitiyordu

sessizlikte.

aşkların ulu yalnızlığında

söyle var mı akıp giden bir dünya

cam kenarında

bulutlar akıp giderken

dökülen yaprakların anında oluştuğu

bekle

bir gün gelecek derler elbet yüreğine

geri çevirme derler elbet 

gizle

gözle

gitme

bıraktığın yerde bulamazsan

karşına çıktığın yerde bulursun

bahar gelir yine

çünkü iki tane

birinde yapraklar dökülür

tıpkı umutlar gibi

diğerindeyse tazesi çıkar

güzeldir baharlar

sen tutmazsan

o senin elinden tutar...