12 Nisan 2015 Pazar

Günler sonra hastaneden çıktığım gibi okula koşmuştum. Tanıdığım herkes gelip "geçmiş olsun" dileklerini iletiyor; ben de teşekkürlerimi sunuyordum. Oysa ki görmek istediğim bir ilgi yoktu, bu durumdan sıkılıyordum ve gözlerim sürekli Burak'ı arıyordu. Hem o'nu görmek istiyor hem de konuşmak istiyordum. Böyle bitemeyeceğini kaç bin kere kendime söylediysem onun da duymasını, anlamasını istiyordum.
O sırada tam fakülte girişinde beklerken Poyraz çıkıp geldi. "Gizem... Çok geçmiş olsun. Duydum olanları... Şimdi nasılsın?"
Zorla gülümsemeye çalıştım ama nafile. Yaralarım bile acıyordu gülümserken."Teşekkür ederim. Daha iyi sayılırım."
"Anlıyorum. Yapabileceğim bir şey var mı?"
Bu konuşmayı kaçıncı kez tekrarlıyordum? "Tekrar teşekkürler ama bütün kontroller annemle babamın elinde zaten. Yapılacak bir şey olursa seni de aramaktan çekinmem ama yok zaten. Yine de sağ ol."
Tekrar gülümsemeye çalıştım. O sırada etrafıma bakındım ve Burak'ı gördüm. Sakalları... Sakalları yoktu. Sevdiğim adamdan sevdiğim o parça kopup gitmişti. Daha gençleşmiş ve solgun gözüküyordu. O haline inanamadım. Yanında Yasin vardı.
Tek koluna taktığı sırt çantasıyla bize doğru geliyordu. Yüzünden okunan siniri gördüm. Yasin'e göre daha yavaş yürüyüp arkada kalmasıyla da bunu anlamıştım. Tanıyordum sonuçta onu. Her zaman sinirli değildi tabi ama, anlaşılmayacak gibi de değildi. Poyraz'la konuşuyor olmama sinirlenmişti. Bu bir şekilde hoşuma gitti ve yaralarımın acısına rağmen gülümseyip arkadaşça Poyraz'ın koluna dokundum. O an baktığım kişi Poyraz olmasına rağmen gördüğüm kişi Burak'tı. Sinirle başını çevirdi ve yönünü değiştirip yana doğru gitti. Sanırım erkekler tuvaletine doğru gidiyordu. Umursamadım. Peşinden gitmeyecektim tabii ki. Karşılaşırsak konuşacaktım sadece. Hastane faslında bile yanımda bulunmayan o sevdiğim adama çok kırgındım. Bu kırgınlığımı bağıra çağıra haykırmak istiyor ve ayrılmasının acısını çıkarmak istiyordum. Ama kırgınlığım o'nu görünce o'na bakma cesaretimi bile kırarken, yanına gidip de konuşamazdım. Yorgundum. Hem fiziksel yaralarım hem de ruhsal kırgınlıklarımla...
Poyrazla sınıfa giderken Burak'ı tekrar gördüm. Bu sefer yanında Hakan vardı. İkisi de bizi süzüyorlardı. Sonra Burak bakışlarını kaçırıp duvara yasladığı sırtını doğrulttu ve sınıfa doğru gitti. Niye öyle duvar köşelerinde takılıyorlardı anlayamasam da çok üstünde durmadım. Biz de sınıfa giderken Hakan'ın bana seslendiğini duydum. "Gizoş..."
Poyraz'a döndüm. "Sen git ben geliyorum." deyip onu gönderdim.
Sonra bana doğru gelen Hakan'a döndüm. "Efendim?"
"Nasıl oldun? Son gördüğüme göre daha iyi gibisin?"
"Fiziki olarak evet ama ruhen hayır."
Hakan gözlerini kaçırdı. "Anlıyorum."
"Onun adına bir şeyler konuşma, bir şeyler sorma. Tamam mı?"
"Bak Gizem. Onun adına bir şeyler konuşcak olsam önce Poyraz'ın ağzına okumam gerekirdi sonra da seni sarıp sarmalamam."
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım; sonrasındaysa sinirle karışık bir kahkaha patlattım. "Oldu o zaman. Derse girelim mi?"
"Benimki diğer sınıfta. Hadi görüşürüz."
Ayrılıp sınıflarımıza girdik. Burak pek önceden sınıfa gelen bir tip değildi. Sakallarından sonra bununla durumunun garip bir yere gittiğini anladım. Benim kadar olmasa da acı çektiğini anlayabilirdim, eğer onu sürekli sinirli görmeseydim. Elindeki kalemi çevirip duruyor ve sadece ona bakıyordu. Bilerek yanından geçip gittim ve Buse'nin yanına ulaştım. "Burak'a bir haller olmuş." dedi.
"Fark ettim. Umurumda değil. Bana daha beter haller oldu. Gelip yanıma nasıl olduğumu bile sormadı."
"Neden kendisi sorsun ki? Gayet iyi gözüküyorsun işte."
"İçimi bilmiyormuş gibi konuşma."
"Ama sen de onun içini bilmiyorsun..."
O an dönüp Buse'nin yüzüne baktım ve acıyan bir bakışı vardı. Bana mı acıyordu Burak'a mı tam anlayamadım ama söylemediği bir şeyler var gibiydi.
"Sen biliyorsun sanırım? Ne laflar öyle?"
"Bilmiyorum. Ama senin en azından dışın iyi. Onun içi dışına vurmuş gibi."
"Sağ ol." dedim iğneleyici bir ses tonuyla.
"Bandaj ne zaman çıkıyor?" diye devam etti.
Yüzümdeki orta boydaki yara izinin üstündeki bandajı kastediyordu. "Bir hafta sonra falan."
"İyi bakalım."
"Ne o, güzel gözükmedi mi sana?" diye dalga geçtim. Öylesine bile olsa gülümseyebildiğime sevindim. Ama içimde kopan fırtınalar hemen söndürüyordu diğer bütün duygularımı.
"Hiçbir bandaj kapatamaz yaraları."
Şaşkınlıkla ve duygulanmış bir şekilde Buse'ye baktım. "Bunu başkalarının da fark etmesini sağlar mısın?"
"Sen sağlarsın, hiç merak etme."
Soru işareti dolu gözlerimi Buse'ye diktim. "Nasıl?"
"Kıskandırarak." derken bakışlarını başka bir yöne çevirdi. Poyraz'a.
"Çok saçma. Bu Poyraz'a da umut vermek olur. Hem onu daha da kaybedemem."
"Kızım git kucağına atla demiyorum. Poyraz'a da söyleriz. Biraz anormal bir arkadaşlık sergilersiniz olur biter. Sadece sana ilgi gösteriyormuş gibi yaparız."
"Çok hinsin kızım ya!" diye bir an neşeyle gülümsedim. Keyfim biraz olsun yerine gelmişti. Yine de fırtına sadece bir süreliğine yönünü değiştirmiş ve gerilemişti. Sakallarını düşününce tekrar bana doğru geldiğini fark ettim. Kasırga olduğunu fark ettim. Poyraz'ı kullanarak Burak'ı kendime çekmek istemiyordum. Sahte yollara başvurmak istemiyordum. Beni  görsün, acı çektiğimi görsün ve dayanamayıp gelsin istiyordum. Acılarımız birleşsin, büyük bir patlama olsun ve yok olsun... Çok şey istiyordum. Yakın zaman için hayal gibi duruyorlardı.


(yazılacak)Bir hafta içinde Poyraz'la sanki Buseyle yakın arkadaşımızmış gibi takılmaya başlamıştık. Yeni çocuk, bizden olmuştu. Yakışıklıyı biz kapmıştık. Ancak bu süreç içinde her ne kadar benle ilgilenir gibi görünse de Buse'ye olan bakışları hiç gözümden kaçmamıştı. Benim gözümden kaçmazdı. bu durum çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Öyle ki, içimdeki kasırgayı bile tekrar fırtınaya çevirdiklerini fark etmiştim. Burak'ı görmedikçe çok az şey hissediyordum artık. Kocaman bir boşluk dışında yüreğimde. Sol yanımda. Kollarımın arasında. Ama önümde kıvılcımları çakmaya başlayan aşkın fitilini vermekten-hayatımı da yaşamaktan- geri durmama engel değildi.
Bir hafta içinde Burak'ı sadece bir kere daha görebildim. Neredeyse bütün dersleri asmıştı. Sadece laboratuvara geldi. Yüzü yine sinek kaydı gibiydi. Uzamasına izin vermiyordu. Canımı en çok yakan da bu oluyordu herhalde. Ben saçlarımı kestirsem ne düşünürdü acaba...


Bir haftadan sonra yüzümdeki bandajım da sonunda çıkmıştı. Yara izimse çok kötü görünmüyordu. Kabukları düştüğünde ve kremlerimi kullanmaya devam ettikçe en az izle kurtulacağımı bildiğimden rahattım. Kurtulamasam bile artık teknoloji çok ilerlemişti ve bazı yöntemlerle yok edilebilirdi.
Okula gittim. Bugün yine Burak'ı göreceğimi biliyordum çünkü devamsızlık hakkı olmayan derslerimizden biri vardı. Buse ile Poyraz yine yan yana gülerek sohbet ediyorlardı.
"Selam gençler!" dedim en neşeli olmaya çalışan sesimle. Tam "selam" diyorlardı ki bende bir değişiklik fark ettiler. "Hayırlı olsun canımın içii." deyip sarıldı Buse. Ardından Poyraz da aynı tepkiyle yarım yamalak sarıldı ve o an Hakan'ın orada olduğunu fark ettim. Burak'a gidecek laf mı çıkmıştı acaba? Bana neydi ki? Oh olsun.
Poyraz gülümsemesini yüzünden silmeden yanağıma düşen saçları çekti. "Bir bakayım mı? Merak ettim."
Ben de gülümsedim ve yanağımdaki yaralara dokundu. O an irkildim. İrkildiğim Poyraz değildi. Hissettiğim duyguydu. Acıyan bir yer vardı ve o da yaram değildi. Yaram olmasını o kadar çok isterdim ki... O yaralarıma dokunanın Poyraz değil de Burak olmasını o kadar çok isterdim ki... Tıpkı benim o'nun sakallarına dokunduğum gibi dokunurdu belki. O da sürekli okşardı benim yanağımı. Ama benden kaçan birinden, beni artık hayatında istemeyen birinden böyle bir şey beklemek çok saçmaydı. Okula bile gelmiyordu.
Hayır. Geldi. Gelmiş...
Poyraz elini yüzümden indirirken irkildiğimi belli etmemek için yan tarafıma baktığımda gördüm. Donuk gözlerle bizim olduğumuz tarafa doğru ilerliyordu. Keşke bana doğru ilerleseydi ama yanımızdan geçip gitti. Bense bizimkilerle sohbete devam ediyordum. Yine yan gözümle izleyişimden anladım. Ders saatinin geldiğini hocanın gelişiyle anladık. Yanımızdan geçip giderken biz de peşine takıldık.
Burak arkalara geçmişti. Pek arkanın tipi değildi. Bu çocuğa acı çekmek cidden yakışmıyordu. Git gide değişiyordu. Bu da canımı daha çok yakıyordu. İçimde dönüp duran kasırga artık alevlere dönmüş ve rüzgarlarla körüklenip duruyordu. Bu durgun hali daha da içimi kavuruyordu.
Ben daha dersi yeni başladı zannederken ara vermişti bile hoca. Bir saat bitmişti bile. Buse'nin sesiyle dalgın düşüncelerimden sıyrıldım. "Haydi bir hava alalım. Gel bakalım Gizem."
İstemeyerek de olsa ayağa kalktım. Arkama dönüp Burak'a bakmamak için kendimi zor tuttum. O buradayken dışarı çıkmak istemiyordum. Ayaklarım geri geri gitse de çıktım. Dışarıda Yasin ve Aşkınla sohbete girdik. Ben neredeyse bana yöneltilen "Gizem, gitmiş bandajlar." sözlerine yanıt vermek dışında hiç konuşmadım.
Arayı bitirdikten sonra geri dönerken birden kolumda bir el hissettim. "Gelsene benimle."
Burak'ın sesi. Şaşkınlıktan olduğum yerde kaldım. "Ne?" Diğerleri önden gidiyorlardı ve Burak durumdan istifade beni çok da nazik olmayan bir şekilde çekmeye başlamıştı.
"Nereye gidiyoruz ya? Hem senin bu şekilde davranman normal mi?" diye sorduğumda durmuştuk bile. Fakültenin arkasındaki betonluk alandaydık. "Peki ya senin böyle davranman normal mi?" diye sinirle soruma soruyla karşılık verdi. En nefret ettiğim şey... "Nasıl?"
"Başkasına mı aşık olmaya çalışıyorsun?"
Anlamayarak en yoğun şaşkınlığımla ona baktım. "Ne demek bu şimdi??!"
"Sen..."
"Sen daha bana nasıl olduğumu bile sormadın, gelmiş bunu mu soruyorsun? Gözümdeki değerini yer altına mı sokmaya çalışıyorsun?" diyerek lafını kestim.
"Ben bir karar verdim ve onun arkasında duruyorum..." Sanki söyleyeceği binlerce şey varmış da söylemeye çekiniyormuş gibi devamını getirmedi. Bir anda duruldu ve bir adım bana yaklaştı. Kalbim tekledi.
"Sen kendi kendine ayrıldın. Ben bunu düşünmüyordum bile. Şimdi gelip bana böyle davranamazsın. Verdiğin kararın arkasında bu şekilde duramazsın..." Deliye dönmüş bir şekilde hızlı hızlı konuşurken bana daha da yakınlaştı ve yanağıma dokundu. Yaralarıma...
"Eskisinden daha iyi görünüyorlar..."
Bir an donakaldım. "Sen... Eski halini nereden biliyorsun?"
Cevap vermedi. Hatta diğer konuya geri döndü. "Hala beni seviyor musun?"
"Soruma cevap ver." dedim yeniden sinirlenerek.
"Beni hala severken başkasıyla olmana nasıl göz yumabilirim?"
"Bunun için mi beni buraya getirdin?" diğer sorumu unutmuştum bile. Esas meseleye gelmiştik işte.
"Evet. Bana beni sevmediğini söylemen için... Yoksa senin o Poyraz denen herife..."
"Ya sen ne diyorsun ya?? Baya kendi kendine gelin güvey olmuşsun. Sence seni sevmiyor gibi mi duruyorum? Sevmesem bile unutabilecek gibi? Ya ben günlerdir deliye dönüyorum..."
"Ya ben?"
"Kapa çeneni! Daha söyleyeceklerim bitmedi! Beni bu yaralar yüzünden mi terk ettin? Söylesene! Hoşuna mı gitmedi? Çirkin mi gözüktüm gözüne? İğrenç, yaralı bir kıza mı dönüştüm?..."
"Sus! Böyle şeyler nasıl diyorsun?" diyerek karşı atağa geçti yeniden.
"Nasıl demeyeyim? Bir açıklama bile yapmadın doğru dürüst. Sadece 'ayrılmamız lazım.' dedin ve çekip gittin. Ben o kazayda ölmediysem bile o anda öldüm, biliyor musun?"
Burak bir anda karşımda titredi. Sinirden mi üzüntüden mi anlayamadım ama sarsıldığını anladım.
"Bunu bana yapma... Gizem..."
"Senden nefret etmemi mi istiyorsun? Edebilirim. Bu yaptığın gibi hareketler yapmaya, saçma saçma şeyler söylemeye devam et. Başarılı olursun!" bağırarak konuşmaya devam ediyordum. Yüreğimden kopup gelen acılar, sözlerimle çığlık gibi yükseliyordu. Ne kadar konuşursam konuşayım içimi dökemeyecektim. İçim darmadağındı ve bu yıkıntı nasıl toplanırdı bilmiyordum.
"Gizem..."
"Adımı mı ezberl..." diye bağırmalarıma devam edecekken bir elini çenemde bir elini de belimde hissettim. Bir saniye gibi küçük bir zaman dilimi içerisinde beni kendine çekip öpmeye başlamıştı. Ne kadar şaşırsam da daha önceden alışık olduğum bu hisse, bu dokunuşa karşılık vermeden duramadım. Eskiye dönme ihtiyacı, o'nu tekrardan hissetme ihtiyacı, dokunmak... Yüzümde olan eli saçlarıma gitti ve karıştırırcasına okşamaya başladı. Ben de ellerimden birini onun saçlarına, diğerini de yanağına götürdüm. Yeni tıraş olmamıştı. Sakallarını hissettiğime sevinmiştim. Boşlukla karşılaşmak istemezdim. Ve birkaç dakikalığına da olsa her şeyi unutup eskiye dönmüşüm gibi hissettim. Muhtaç olmayan, içi kendi haline dönmüş, ruh hali coşan eski Gizem'e... Öyle aşkla öpüyordu ki... Tutkuyla karşılık veriyordum. Sonrasında nasıl olduysa durdu. Vücutlarımız olduğu durumu değiştirmeden sadece alın ve burunlarımızı yasladık birbirine. Sevgi ne de güzel aktarılıyordu dudaklardan, burunlardan, ellerden...
"Sakallarını kestin..." diye fısıldadım.
"Bir daha dokunacak kimse olmayacak diye..."
Öyle hüzünle cevap vermişti ki, içimdeki acıyı yeniden hissettim. Bu sefer daha da kötüydü. Çok kötü...  Başım döndü, midem bulandı. Kusacakmış gibi hissettim. Çıkarıp atmak istedim içimden ve artık bedenim de buna karşılık veriyordu.
Vücudumun verdiği tepkiyi harekete geçirmek yerine yüzünde ve saçlarında duran ellerimi boynuna götürüp kollarımı boynuna sardım. "Seni özledim..."
Sarılmama karşılık vermedi. Daha da kötü bir şey yaptı. "Yapamam..." dedi. "Sana dokunamam bile artık." diye devam etti beni nazikçe iterken. Kollarımı geri çektim.
Başı öne düşmüştü. Yüzüme bakamadığını, suçluluk çektiğini biliyordum. Ama bu kendine ve bana yaptığı daha da büyük bir hataydı. İkimiz de acı çekiyorduk. "Böyle olamaz. Bunu ikimize de yapıyorsun. Yapma..."
Parmaklarımla çenesini tutup başını doğrulttum. "Söyleyecek bir şey yok." dedi. Gözünden tek damla yaş süzülüp yanağında yol yapmıştı. Orada yıkılıp gitmek istedim. Gökyüzüne uçup, çok yükseklere çıkıp havasızlıktan nefes alamamak, okyanuslarda en derinlere gidip boğulmak... Bir insanın canı daha ne kadar acıyabilirdi böyle bir durumda...
Benden daha fazla acı çektiğini anlamıştım. Tamam, ben de çok ağlamıştım ama Burak'ın tek gözyaşından okuduklarım çok daha fazlasıydı...
Cevap veremedim. Belki de zamana ihtiyacı vardı ve şu an ne yaparsam yapayım onu fikrinden geri çeviremezdim. Zaten o cesaretim de yoktu artık. Sarılıp da teselli etmek isterdim ama yarasının ben olduğunu bile bile ruhunu daha da kanatamazdım. Kendiminkini de...
Çenesindeki ellerimi yine nazikçe çekti ve anlık da olsa parmaklarımı yoklayışını hissettim. Hala oradalar merak etme. Her parçam senin için hep yerinde olacak.
Son kez yaralarıma baktıktan sonra arkasını dönüp gitti. Gidişini izledim. Giderken her adımında yarattığı boşluğu, havayı delip geçişini izledim. Rüzgar gibi gitti.
Gökyüzü aslında sadece yukarıda değildi. Olduğumuz yerde de gökyüzünü hissediyorduk. Ama ben o an sanki yerin altında gibi hissettim. Öylesine yok oluyormuş gibi.
"Dur" diyemedim. Zorla ona istemediği bir şeyi yaptıramazdım. Zamana bıraktım. Elbet su akıp yolunu bulurdu.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder